Niyazi Zorlu Âdem ile Şehiriçi Öyküler'in ardından kente "başka" bir şiddet anlatımıyla geri dönüyor. Şehiriçi Öyküleri gözlemcilikten türeyen dramatik kurgusuyla okuru kuşatan bir kitaptı. Kentin yoksul mahallerinde "yok sayılanların" endişelerini sıkıntılarını korkularını ve öfkelerini çarpıcı bir biçimde yansıtan öykülerle doluydu.
Âdem'de ise "dışarıda" kalmanın ürkütücülüğü ile "içeride" olmanın korkusu arasındaki gerilim kendini her satırda hissettiriyor. Rüzgâr gece ara sokaklar başıboş gölgeler kâbuslar işitilmedik sözcükler bu kısa ama yoğun kitabın sayfalarında Hergele'ler gibi at koşturuyor. Şiddetin hem saklı hem aleni hallerinin yoğun olarak işlendiği Âdem aynı zamanda anlatı ile öykünün iç içe geçtiği biçimler arası bir kurmaca.
Niyazi Zorlu takıntılarla korkuyu yabancılıkla psikolojik gerilimi aşkın durmadan biçim değiştiren hallerini bir arada tutan öyküleriyle kışkırtmaya devam ediyor.
Sesi duyar duymaz başımı kapıya doğru çevirdim ve size "Siz de duydunuz mu?" diye ürpertiyle sordum.
Şşşşt! Seni seviyorum. Biliyorsun bu zamanda kimse kimseye kolay kolay söylemez bunu! Ben senin yanık tenini açık alnını o kara kaşlarını kara gözlerini; hasılı o koç duruşunu seviyorum. Seni sertlikten sevecenliğe yuvarlayan sesini ve gülüşünü seviyorum. Sırtımı sana dayıyorum. Tıpkı sana benziyorum tıpkı ikizin. Görenler bizi baba-oğul ağabeyi-kardeş sanıyor. Konuşmalarımız çok satmayan ama oldukça itibarlı bir kitabı çok andırıyor.