"Ben kuşlara izin vermem. Uzun kollarım var. Bir çırpıda ürkütürüm. Yapraklarım konmalarına izin vermez. Sen kendine bak ihtiyar."
Bir başka ses daha karıştı sohbetlerine. Sakin gibi göründüğüme aldanmayın. Bir fırtına da hırçın rüzgâr olurum. Kelebeklerimize zarar verenleri sararan sonbahar yaprağı gibi oradan oraya savururuz. Sonra nereye düşeceğini seçemez bile. "
Neler oluyordu. Küçük Kâşif'le arkadaşı donup kalmışlardı. Kaskatı kesilmişlerdi. Birden komşu olan küme şeklinde dizilmiş pamuktan bulutlara dalınca kendine geldiler. Bu konuşanlar bulutlar olamazdı. Onlar adeta dans ediyor. Oradan oraya sürükleniyorlardı. Bazıları dağlara tutunuyor savrulmak istemiyordu. Çok sevmişti galiba dağları. Ayrılmak onlar için ölüm olsa gerek. Hem aralarında türkü söylüyorlardı. Müziği de rüzgâr kardeşleri çalıyordu. Ne güzel bir ahenk oluşturmuşlardı.
"Küçük Kâşif biliyor musun?"